Belki su anda çok dertlisin
Pazar, Eylül 20, 2009 ·
Belki ? Artik yeter? diyorsun
Belki de kendinden geçmissindir
Belki de ağliyorsundur.
Beklide bütün musibetlerin sonunda eline bir sey gecip geçmeyeceğini düsünmektesin
Duy ! Rabbin sana söylüyor
Sabredenlere, felaketler karsi dislerin, sikip göğüs gerenlere, mükafatlari hesapsiz ödenecektir!?
Belki de onca insanin içinde neden senin seçildiğini soruyorsun
Oysa Rabbinin seçtikleri kiymetlilerdir?
Içinizden mücahitlerle sabredenleri ortaya çikarincaya kadar elbette sizi deneyeceğiz!?
Hayat bir imtihan değimli.?
Her soru ebedi hayatinda yer olan bir tuğla
Nefes alip verdiğin her an yeni bir soruya gebe?
Onlar olmasaydi sonsuzluk yurdunda sana ait hiç birsey olmayacakti?.
Derdin yoksa üzül asil
Dertliysen bil ki?.
O seni seviyor?.
Bak! Sevdiğin ne diyor?
Allah(cc), hayrini dilediği kisiyi sikintiya sokar.?
Belki sen Ashab-i Uhdud kadar aci çekmedin?
Hani krallari onlari iman ettikleri için
Ates dolu hendeklere attirmisti ya?..
Belki sen Ebu Zer(r.a) kadar aci çekmedin?.
Amcasi inandiği için onu hasira sarip
Yakmisti ya?
belki sen Yakup(a.s) kadar aci çekmedin?.
Yusuf?u (a.s.) elinden alinmisti ya?
Belki sen Hatice (r.anha) kadar aci çekmedin?.
Muhammed(sas) yurdundan kovulmustu ya?
UNUTMA?.
Rabbin kimseye
Dayanabileceğinden fazlasini yüklemez
Belki kalbindir aciyan,
Belki bedenin,
Beklide ruhundur kivranan,
Beklide yokluktur seni saran
Beklide bin bir türlü muamma,
Her ne durumda olursan ol
Diline yakisir bu dua
LA ILAHE ILLA ENTE SUBHANEKE INNI KÜNTÜ MINEZZALIMIN?
Senden baska ilah yoktur!
Sen bütün noksanliklarindan münezzehsin
süphesiz ben nefsine zulmedenlerden oldum…
SELAM VE DUA ILE..
Yorum (2) Yorum yaz!
~~Kısadır Hayat!~~
Cumartesi, August 15, 2009 ·

~~Kısadır Hayat!~~
Uzundur üzüntüler oysa... Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları. Ne ki kısadır hayat...
Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği.
Oysa kısadır hayat, hırsların tersine. Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi.
Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere.
Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her ALLAH’ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı.
Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela... ‘Hay aksi’ der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz. Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının.
Kısadır hayat ve uzundur korkularımız. İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela... Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta. Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın. Ülke adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman.
Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir. Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır.
Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da... Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle? Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır.
Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan.
Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama, şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin!
Kısadır işte! Çoğu zaman ‘ne çabuk’ sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film.
Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda.
Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine...
Kısadır hayat!
M. NEDİM HAZAR
Yorum (1) Yorum yaz!
Mümin ve müminelerin cumalarını tebrik eder selam ve dua ile
Cumartesi, August 15, 2009 · Kategori: kuran-i kerim
•
•
•

•
•
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Adın ki, eksilmeyen tek kelime...
Pazartesi, Mayıs 25, 2009 · Kategori: HZ_ MUHAMMED _ASM_
Adın ki, eksilmeyen tek kelime...
Her andığımda bana eksikliğimi hatırlatan; dile kolay, kalbe ağır adını anıyorum. Adın ki, durmadan çoğalır içimde. Adın ki, bir emanet dilimde. .
Her tercih bir vazgeçişse eğer; benim tercihim Sen oluyorsun. Dilim en çok adını anınca, kalbim yalnız Sen'i hatırlayınca hayat buluyor. Adın, anlam katıyor adıma. Adın ki, büyük.
Adın ki, yüce. Adın ki, en güzel...
İki tesbih boncuğu arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum. 'İkrar'ın sükûtu oluyor suskunluğum. Az ve öz olan bir anlayışla ve kıbleye doğru bir bakışla, Sen'i anıyorum. Andıkça
çoğalıyor anlamların. Adın ki, sonsuzluk... Adın ki, ahd ve vefa...
Nasıl oluyor da, Sen gelince aklıma, omzumdaki ağırlık azalıp ruhumda
bir şölen başlıyor? gözlerim neden böyle doluyor? Sorduğun suale,
'belâ' dediğim günden bu yana, ismine sığan meâle kulak veriyorum. Hayattan uzaklaşıp, gerçeğe yaklaşırken, va'dedilen günü bekliyor,
ömrün gelip geçiciliğine tebessümler gönderiyorum.
'Kimi sevsem, sensin.' Bilirim ki; kainata dağılmış bütün sevmekler isimlerine karşı verilmiş bir muhabbettir.
Vaha sandıklarım çöl oluyor, kıyılarıma vurup giden insanlar anlamıyor beni. Kuyularda kalıyorum, yardım eden olmuyor. Bir adın kalıyor her şeyden geriye. Ben kuyuya düşsem, Sen kovanı sarkıtırsın, bilirim. Menzili vefa olan bir bağı var dostluğunun. Yazın buharlaşmayan, kışın donmayan, sonbaharda yapraklarını dökmeyen bir dostluk... Dostluğundan cesaretle istiyorum senden: Ne olur, Sana en güzel göründüğüm an, al beni yanına. Aşk susturduğu oranda büyür,
büyüdüğü oranda sustururmuş. Susuyor, Seni dinliyorum. Adın için yaşıyorum. Adın ki, bir emanet dilimde. Adın ki, eksilmeyen tek kelime...ALLAH ( CELLE CELALUHU )...ALLAHU EKBER...!!!
Kalıcı Bağlantı Yorum (13) Yorum yaz!
Risale Dışında Kitap Okumamak Hakkında.
Cumartesi, Mayıs 23, 2009 · Kategori: risale-i nur
Soru
Nur cemaatlerinde niye sadece Risale-i Nur okutuluyor? Bir de yanında KUR'AN'ın açıklamalı meali okutulsa iyi olmaz mı? Hz. Ebu Bekir (r.a.) Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'le olan yaşamını bir kitaba toplamış, fakat sonra Kur'an değil de o kitap daha fazla okunur (önemsenir) diye kitabı yakıyor. (sebeblerden diğeri, belki tam doğru yazamamış olması)
-------------------------------------------------------------------------------
Kur'an-ı Kerim sadece mealle anlaşılabilecek bir kitap değil. Çünkü Kur'an'da bulunan yüzlerce müteşabih ayet İslam alimlerinin Kur'an ve Hadis ışığında yaptıkları yorumlarla ancak tam olarak anlaşılabilir. Kısa bir meal bu manayı veremez. Resulullah (asm)'dan bu yana yaklaşık dört yüz bin tefsir yazılmış bu tefsirler bile Kur'an'ı tam açıklamaktan acizdir.
Çünkü Kur'an, dibi olmayan bir deniz, okyanus gibi olduğundan ancak bu ilimde rusuhiyet peyda eden müfessirlerin yardımıyla anlaşılabilir. Kur'an meali sadece bizleri dar bir bakış açısı vermekten öteye geçememekte. Bir çok anlamamız gereken manalar örtülü kalmaktadır. Tabi meal okumayalım demiyoruz. Elbette meal okunmalı, ama sadeca mealle yetinilirse birçok Kur'ani bilgiden de mahrum kalınacağı unutulmamalıdır. Kur'an'ın tam tercüme edilemeyeceğini Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Beşinci Sözd'e ifade buyurmuş. Bununla alakalı olarak bir makaleyi istifadenize sunuyoruz.
"Risalelerdeki manalar ayet ve hadislere dayanır" diyebiliriz. Mesela Üstad Onuncu Söz için "yüzlerce Kur'an ayetinden süzüldüğünü" söylüyor.
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Nasıl ki ilaçlar değişik kimyasal maddelere dayanır, öyle de risaleler dahi ayet ve hadislere dayanır.
Lahikalara gelince, bu mektupların nice Kur'ani mesajlarla dolu olduğu aşikardır. Mesela şu ifadelere bakalım:
"Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur'aniyede kuvvetli, dirayetli
Arkadaşlarım!
Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir bîçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zaîf omuzuna, binler batman ağırlığı yüklense altında ezilir."
Kastamonu Lahikasının başında geçen bu kısa bölümde pek çok mesajlar vardır. Bu mesajlar ayet ve hadislere dayanmaktadırlar:
"Aziz, sıddık kardeşlerim" ifadesi "mü'minler ancak kardeştirler" ve "inanıyorsanız en üstün sizsiniz" ayetleriyle,
"hizmet-i Kur'aniyede kuvvetli, dirayetli arkadaşlarım!" ifadesi Kur'an hizmetini teşvik eden ayet ve hadislerle,
"Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur." kısmı "Allah'ın ipine toptan sarılın, ayrılmayın" ayetiyle, devamındaki bölüm peygamber efendimizin ancak bir beşer olduğunu vurgulayan ve O ölse veya öldürülse davasının baki olacağını bildiren ayetlerle açıktan alakalı görülüyor.
Tarihçeye ise şu açıdan bakılabilir:
Hz. Aişey'e Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'in ahlakı sorulduğunda "Onun ahlakı Kur'an ahlakı idi" cevabını verirdi. Üstad da peygamber varisi olan zatlardan biri olarak hayatı boyunca Kur'ana ayna olmaya çalışmıştır. Kendisinin ilim- iffet- şecaat- ferağat gibi halleri Kur'an ahlakından gelmektedir.
Risale-i Nur'ları anlama teknikleri;
Risale-i Nur, Kur'an-ı Kerim'in harika bir tefsiridir. Böyle kıymetli bir eserden istifade etmek büyük bir nimettir, bir ayrıcalıktır. Okurken şu gibi esaslara dikkat edilse, istifade çok daha fazla olur diye düşünmekteyiz:
• Başkalarına anlatmak için değil, kendi nefsimize hitap ederek okumak.
• Az da olsa her gün okumak.
• Küçük Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Haşir Risalesi gibi daha kolay anlaşılabilen risalelere öncelik vermek.
• Bilinmeyen kelimelerle ilgili lügat çalışması yapmak. Bir insan her ay bir risalenin kelimelerini çıkararak okusa, bir yıl gibi bir sürede çok mesafe alabilir.
• Çevremizde Nur dersleri yapılıyorsa düzenli olarak takip etmek, yapılmıyorsa da başlatmak.
• Seviyesi iyi kimselerle ön çalışmalı dersler yapmak. Mesela, bir hafta önceden belirlenen bir derse hazırlanıp gelmek, başkalarıyla bu konuyu enine boyuna müzakere etmek son derece faydalı olacaktır.
• "Ya Rabbi, bu eserleri anlamayı ve yaşamayı nasip eyle" şeklinde dualar etmek.
• Her gün hiç olmazsa on beş dakika sesli okumak, hem okuyuşu düzgünleştirir, hem telaffuzu güzelleştirir.
• Ayrıca sessiz olarak da yoğun bir şekilde okumak gerekir. Külliyetle dalmak mühimdir.
• Okuduğumuzu başkalarıyla paylaşmak önemlidir. İlim, paylaşıldıkça artar ve bereketlenir.
• Başlangıçta anlamasak da çok okumak, sonraki okuyuşlarda ise anlama ağırlıklı okumak daha faydalı olacaktır.
• Cevşen ve sair evradları okumanın Risale-i Nur'dan istifadeye ve feyz almaya büyük faydası vardır. Bunlar insanın ulvi latifelerini geliştirir, ona kıvam ve kalite kazandırır.
Nur talebelerinin sadece Risale-i Nur okudukları, tenkit yollu olarak söyleniyor. Ne dersiniz?
Üstad hazretleri , Risaleler hakkında; “Risale-i Nur hakaik-i imaniyeye taalluk eden meselelerde kâfidir, başka eserlere ihtiyaç bırakmaz.” der. Başka yerlerde de bu ifadeyi “haslar için” diye tahsis eder. Üstadın zamanında hizmetle ve telifatla alakadar olanların çok az olması itibariyle, bu umumi ve yüce hizmet onların mesailerine terettüb ettiğinden başka şeylerle iştigal etmeleri hizmete sekte vuracağından, o zamanki Nur talebelerinin tümü Risalelerle meşgul olmuş, başka şeylerle ilgilenmemişlerdir.
Ayrıca bu zamanda herkes belli konularda ihtisaslaşmakta, ihtisas konuları dışındaki eserlere fazla zaman ayırmamaktadır. “Umuma el atmak, umumu terk etmektir.” Dolayısıyla kendilerini bu davaya adamış ve Risalelere hizmet etmeyi gaye edinmiş bir kimsenin başka şeylerle fazlaca meşgul olması ihtisasını zedeler ve motivasyonunu bozar. Zaten ihtisaslaşmanın mahiyeti icabı böyle olması lazımdır.
Üstad, bu zamanın hastalığını zaaf-ı diyanet olarak belirlemiş, batıl felsefi cereyanlarla nice insanların imanlarının zedelendiğini görmüş, bütün bunlara karşı iman hakikatlerini izah ve ispata ağırlık vererek bu zamanın hastalıklarına tam deva olacak Nur Külliyatını telif etmiştir. Nur talebeli de bu eserleri muhtaç olanlara ulaştırmayı bu zamanın en büyük bir manevi cihadı olarak benimsemişler ve bunu hayatlarının gayesi yapmışlardır.
Bununla birlikte Nur talebeleri bilgilerini artırmak için başka faydalı eserleri de okurlar. Ama bu okuyuş şahsi kalır. Birlikte neşir ve ilan için çalıştıkları eserler Nur külliyatıdır. Bunun normal karşılanması gerekir. Her fakültede bütün bilim dalları okutulmadığı, her tarikatta bütün zikirler çekilmediği, her sanayici her çeşit mamülün üretimine çalışmadığı gibi, Nur talebeleri de iman kurtarma davasına öncelik vermekte ve çalışmalarını bu sahada yoğunlaştırmaktadırlar. Kaldı ki, Nur talebeleri, imani ve Kur'ani hakikatlerin öğrenilmesinde bir tefsir olarak risaleleri okumayı tercih etmekle birlikte, okudukları tek kitap risaleler değildir.
Onlar risalelerden namazın niçin kılınacağını öğrenirler, ilmihal okuyarak ise nasıl kılınacağını öğrenirler. 11. Lemayı okuduklarında peygamber efendimizin sünnetine uymanın lüzumunu anlarlar, siyer kitapları okuyarak ise sünnetin ayrıntılarını öğrenirler.
Bugün Nur talebelerince kurulmuş birçok yayınevi vardır. Buralarda basılan kitaplara bakılırsa meselenin boyutları görülebilir.Selam ve dua ile...
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
İnsanın kâinatın küçültülmüş bir modeli olması, zaten başlı başı
Cumartesi, Mayıs 23, 2009 · Kategori: risale-i nur
İnsan büyütülse kainat olur, kainat küçültülse insan olur. Kainatta umumi ve azametli olan hakikatler insanda daha okunaklı ve minyatür bir şekilde yazılmıştır. Hakikatlerin büyük ve umumi şeklini okumak, herkese müessir olmaz, lakin minyatür ve okunaklı yazıları herkes rahatla okuyabilir. İşte herbir insan potansiyel olarak böyle kainat kadar geniş ve mükemmel bir vaziyette ve kıvamda yaratılmıştır.
Misal-i musağğar'a bu manada bakacak olursak, farkı ve inceliği kavramış oluruz. Allah’ın bütün isim ve sıfatları kainatta dağınık ve azametli bir şekilde tecelli ederken, kainatın küçültülmüş bir modeli olan insanda bu isim ve sıfatlar derli, toplu ve temerküz şeklinde tecelli ediyor.
Selam ve dua ile...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
BAHAR ÇİÇEKLERİ
Salı, Mayıs 19, 2009 · Kategori: yeni asya gazetesi
Kışın sert ayazları sona erdi, toprak kefenini yırttı ve taptaze bir hayat fışkırdı. Vagonlarla, sofralarla, gül uzatan dallarla geldi bahar. Ve cennetâsâ bir mevsim başladı. Muhabbetle ve müjdelerle geldi bahar…
Bizler böyle bir bahara daha kavuştuk. Ne kadar şükretsek azdır. İnsanlar arasında kışta gelip baharı göremeden gidenler de vardır. Kendileri göremese de gelecek nesillerin görmesi için zemin hazırlarlar. “Acele ettim kışta geldim, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz” diyen Bediüzzaman Hazretleri, kendi hayatını fedâ ederken, gelecek nesillere bir bahar müjdesi veriyordu. Çünkü yaşadığı dönem, mânevî bir kış mevsimini andırıyordu. Gaflet ve dalâlet rüzgârları, ihanet fırtınaları estiriyor, cehalet ve atalet bulutları, zulmet yağdırıyordu. İman esasları temelden sarsılmış, Kur’ân çiçekleri bir bir solmuş, İslâm’ın kökleri kurumaya yüz tutmuştu. “Kurt gövdeye girmişti”, imanın esaslarını kemirmeye başlamıştı.
İfsat komiteleri İslâm coğrafyasına tefrika tohumları saçıyor, bir süre sonra o topraklarda parçalanmayı netice veren zakkum çiçekleri açıyordu. Bunlardan daha vahim olanı ise, milletin ümidi sönmek üzereydi. Yeis kalpleri karartmış, milletin hamiyet duygularını öldürmüştü. Bazı ehli hamiyet insanlar bile, “Zaman âhirzaman, gittikçe kötüleşecek” diye düşünüyorlardı. Yeni bir bahara ve taze bir başlangıca ihtiyaç vardı. Mehmed Akif gibi iman dolu yürekler, “O nuru gönder İlâhî asırlar oldu yeter / Bunaldı milletin afakı bir sabah ister” diye feryat ediyordu.
“İslâm’ın son ordusu” çeşitli cephelerde bozguna uğramış, İslâm toprakları parça parça olmuştu. Avrupalılar Osmanlılara “hasta adam” derken Ruslar da İslâm’ın bir daha toparlanamayacağını düşünüyorlardı. Şeyh San’an Tepesinde Üstad Bediüzzaman geleceğe dair ümit dolu planlar yaparken, Rus polisi kendisine “Heyhat, şaşarım senin ümidine, İslâm parça parça olmuş” diyordu. Üstadın verdiği cevap ise çok manidardı: “Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır” diyerek İslâm’ın baharını müjdeliyordu.
Hiçbir güç, gelecek baharın önünde duramayacaktı. Sancılı, acılı, zahmetli, fakat rahmetli bir süreç başlıyordu. Ehli iman ve ehli hamiyet olanların bile ümidini kesip, artık ölümü beklercesine yeise teslim olduğu bir zamanda, ufukta en ufak bir ümit ışığının görünmediği bir ortamda Bediüzzaman Hazretleri “Bir ışık, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordu. Bu ne keskin bir bakış, ne büyük bir feraset idi ki, herkesin karanlığa teslim olduğu bir zamanda, uzaklardaki ışığı görüyor, gelecek baharın müjdesini veriyordu.
Ve gün geldi, o zemheri kışın ayazı yavaş yavaş kırılmaya başladı. Kalplerde ve gönüllerde iman esasları yeniden canlandı. Vatan sathı Nurların okunduğu ve okutulduğu bir mektep haline geldi. İmanın kaleleri tamir edilip eski ihtişamlı hâline getirilirken, dalâlet kaleleri bir bir yıkıldı. Asrın mânevî mimarı, görevini yapmış olmanın huzuru içinde şu müjdeyi veriyordu: “Merak etmeyiniz, küfrün beli kırılmıştır.”
Yıllarca yasaklanan Ezânı Muhammedî, tekrar vatan semalarında yükseldi. Dinî eğitim veren okullar açıldı. Din üzerindeki baskılar hafifledi, insanlar inancını daha rahat yaşar hâle geldiler. Komünizm denen inkârcı düşünce, bu vatanda tutunamadı. Risâle-i Nurlar karşısında komünizm, güneş görmüş buz gibi eriyip yok oldu. Böylece, “Cennetâsâ Bahar” İslâm ikliminde tahakkuk etmeye başladı.
23 Mart 1960 tarihinde vefat eden Bediüzzaman Hazretleri bizim dünya ve ahiretimizi teminat altına alacak Nurlar ve baharlar bırakmıştı. “Ölümüm hayatımdan ziyade dine hizmet edecek, benim bedelime Risâle-i Nurlar konuşacak” sözünün tahakkuk ettiği bir baharı yaşıyoruz artık. Üstadımızın hiçbir müjdesi ya da sözü hayâlî bir söylem değildi. Hepsi hakikatti. Zaman da bu gerçeği ispatlıyor. Yeryüzü bu baharın çiçekleriyle dolup taşıyor. Çeşit çeşit renklerde, farklı farklı topraklarda olan milletler İslâmiyet güneşi ile Risâle-i Nur rahmeti ile besleniyorlar. Filipinler, Japonya, Malezya, Rusya, Amerika, Avrupa ve daha birçok ülke bu hakikati idrak eden münevver kalplerle dolup taşıyor. Ne mutlu İslâm ikliminde bahar çiçeği olanlara..
01 Mayıs 2009 Cuma
YENİ ASYA GAZETESİ YAZARI
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
yaratılanı yaratandan ötürü sevmek
Salı, Mayıs 19, 2009 · Kategori: yeni asya gazetesi
Bediüzzaman Hazretleri, insanın bu kâinat ağacının en câmî bir meyvesi olduğundan ve kâinatı kuşatacak bir muhabbetin o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirildiğinden bahseder. Bu kalp çekirdeği dünyada iken doğru yerlere doğru bir şekilde ekilirse ahirette bir tuba-i cenneti, yanlış yerlere ekilirse bir zakkum-u cehennemi netice verebilir.
Üstadımız, kalp çekirdeğimizi yanlış yerlere ektiğimiz takdirde, bu dünyada karşılaşacağımız zorlukları, acıları ve ıztırapları da ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Sevgi duygusu, Allah hatıra getirilmeden gençlik, para, mal, şöhret gibi fani şeylere yöneltilirse “Sevdiğin şey, ya seni tanımaz, ‘Allah’a ısmarladık’ demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder (aşağılar).”
İnsan, kalbine yerleştirilen sevgi potansiyelini sûistimal ederse, bu dünyada da mukabele görmemek ve sevdiği şeyin kendisine refakat etmemesi, terk etmesi veya onun kadar sevmemesi veyahut da kıskançlık elemi gibi çok çeşitli dertlere müptelâ olur.
Bununla beraber Üstad’ın kat’î bir şekilde beyan ettiği bir başka husus da, gayr-i meşrû sevgilerin neticesinin merhametsiz bir azab çekmek olduğudur. Yani insan (Allah hesabına olmaksızın) malını mülkünü seviyorsa, gün gelip o mal mülkün de elinden çıkacağı endişesi onu yer bitirir. Allah’ı düşünmeden sevgisini evlâdına yönelttiyse, evlâdı onun için bir azap vesilesi olur. Güzelliğini Allah’ın verdiğini hatırına getirmeyip suistimal ediyorsa, sevmek beklediği nazarlardan nefret görecek, güzelliği de kaybolacaktır. Bunun gibi her neyi severse, acılardan, belâlardan, elemlerden kurtulamayacaktır. İnsanı hayata bağlayan ve en çok muhtaç olduğu böyle bir duygunun insana bu kadar sıkıntılar yaşatması, hayatı adeta zehir etmesi çok acı bir durum.
İşte böyle sıkıntılar içerisinde kıvranan insan ruhuna, çare yine Bediüzzaman Hazretleri’nden geliyor. Diyor ki: “Mâdem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, Hakikî Sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl Sahibine mahsustur; ne vakit Hakikî Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O'nun nâmiyle ve O'nun aynası olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet (şiddetli ceza) olur.” (24. Söz, 5. Dal)
Sevgiler Yaratandan ötürü olduğu zaman, yani Allah rızası için sevildiği zaman elemsiz, huzurlu, lezzetli bir nimet olur. Allah için seven insan da sevgi ile karşılık görür ve hakikaten sevilir. Allah o kulunun sevdiği insanın kalbinde ona karşı bir muhabbet halk eder. “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır” (Meryem Sûresi: 96.) âyeti bunun bir müjdesidir.
Rabbimizin, hem insanları seven, hem de insanlar tarafından sevilen mânâsındaki “Vedud” isminin tecellisine mazhar olabilmek ve fedakâr, sebatkâr bir muhabbet fedaisi olabilmek duâsı ile…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
KIRMIZI KAPAKLI BİR SEVDA HİKAYESİ
Salı, Nisan 28, 2009 ·
KIRMIZI KAPAKLI BİR SEVDA HİKAYESİ
Ey Nur!
Olmasaydın eğer başıma yıkılırdı dünya,
Kaybolurdum dehlizlerinde karanlığın,
Yolumu şaşırır bulamazdım sensiz.
Sensiz, bir hiç olup silinirdim sayfalardan…
Anlamını bulamamış cümleler misâli yuvarlanırdım oradan oraya
İmlâm sensiz, ifadem sensiz…
Ruhum gezinir dururdu kocaman bir boşlukta,
Ellerim nasıl açılacağını bilemezdi gökyüzüne…
Anamazdım O’nun (c.c) adını bütün sırlarıyla,
Sensiz ezilirdim altında kâinatın,
Başıma yıkılırdı dünya sensiz!
Oysa, ne kadar geç ulaştım vuslatına,
Ne kadar geç kaldım…
Ardımda karanlık yıllar, yollar…
Işığı seçemediğim hayat kaldırımlarında, el yordamıyla inip çıktığım basamaklar…
Nursuz bir hayatın anlamsızlığında savrulan bakışlarım bir medet umarken gökyüzünden, bir kapı açılıyor yavaş yavaş…
Bırakmak istiyorum Nur’un sevgi dolu âlemine kendimi,
Alıp gitmek istiyorum O’nun ülkesine başımı.
Bir sevda hikâyesi bu, kırmızı kapaklı…
Daha okumaya başlamadan dokunuyor yüreğimin tellerine,
Yalnızlığımın, çaresizliğimin, suskunluğumun, arayışımın devâsı oluyor,
Devâsı oluyor dertlerimin,
Nurlaşıyor hasretim gri aynalarda,
Kelâm kurtarıcım oluyor.
Hayatın unutulmuş yerlerinde dolaşırken, Nur’u gönlümün en acıyan yerine sarıyorum.
Sevgi dolu cümlelerle ufkum beyazlıyor,
Nur oluyor her şey, gül oluyor, gül kokuyor…
Uzun süren sessizliğimin sonrasında okumaya başlıyorum Nurlarla birlikte, hayatı, kâinatı, insanı…
Yürüdükçe hakikat semasına Nur’un,
Anlamsızlığından kurtuluyorum dünyanın.
İnsanlığın asırlar boyu kanayan yarasına merhem oluyor,
Merhem oluyor yüreğimin kanayan her yarasına,
Kabuk bağlamış, katılaşmış, ama bulduğu her fırsatta kanayan yarasına…
Bir kasırgayla elem savurursa beni
Anlıyorum, nefesin bir mevsim sunmuyor dünyama,
Artık diyorum kırmızı kapağınla gülümsemiyorsun içime,
Darılıyorsun gafletime, inciniyorsun.
Bomboş amaçlar uğruna ihmalime kırılıyorsun…
Ama biliyorsun mecburum sana
Ve biliyorum ki batmışsam senden uzak kaldığım için.
Aklımda ve ruhumda damla damla biriken sancılar,
Biriken, büyüyen ve sarıp sarmalayan acılar…
Tarihe karıştı tereddüt asrı seninle, cevapsız sorular,manâsız kayboluşlar…
Şimdi bütün zamanlar senin,
Çünkü sen geldin,mekânlar senin.
Evrenin kaderi değil artık bu zemheri
Sürgün kokulu hayatımıza sen geldin çünkü,
Her yer bahar artık,nazarımız bahar, tebessümümüz bahar…
Kulağımıza fısıldıyor mevcudât yüce tesbihini.
Çağlardır beklenen bir müjde gelişin, ilhamın göklerden…
Gönlümün duvarlarına sızdı engin ziyân,
Simsiyah gecelerde aydınlattı sükûnetimi.
Belirsiz olmayacak artık yarınlarım,
Cevapsız kalmayacak sorular.
İstikbâle dalan gözlerim, artık gömülmeyecek zifirî karanlıklara.
Yıktın gelişinle uslanmayan vebasını çağın…
“Hüsün elbette bir aşık ister…”
Âşık içindir hüsün…Elbette bir âşık için.
“Güzelliğin öylesine aşikâr,”
Âşıkların sana muhtaç,sana müştak…
Uzatsam ben de elimi tutar mısın ey Nur?
Açar mısın eşsiz iklimine bîçare kalbimi?
Olmazsan eğer başıma yıkılacak dünya…
Yoksan eğer eziliyorum altında hayatın, kâinatın
Ey Nur!..
Yorum (5) Yorum yaz!
KUTLU DOĞUM HAFTASI İSLAM ALEMİNE HAYIRLI OLSUN
Çarşamba, Nisan 15, 2009 · Kategori: HZ_ MUHAMMED _ASM_
KUTLU DOĞUM HAFTASI İSLAM ALEMİNE HAYIRLI OLSUN
Yanında olmak, devrinde yaşamak,
Gül devrinde, yanında olmak isterdim.
Ne çölde bir kum tanesi, ne kabzada gümüş,
Ne devrinde bir taş,
Ne baktığı hâlde seni göremeyen bir baş.
Hayır... Hayır Ya ResûlALLAH,
Ayağında toz değil,
Yanında davanda olmak isterdim.
Miraçtan döndüğünde sana inanan Sıddık.!
Heybetiyle Şehadete gelen, Ömer,
Uhut'ta Hamza olmak isterdim.
Ali olmak isterdim Hicret'te.
Ölümü göze alıp yerine uzanan
Göz yaşlarını sildiğin Fâtıma,
Açlıktan taş bağladığında vücuduna,
Sana sofra açan kardeş olmak isterdim.
Seni seviyorum dediğin,Muaz olmak isterdim.
'Sana inanıyor seni seviyoruz,
ALLAH'ın izniyle emret bize,
Emret'te bizler, denizlere yürüyelim.'
Diyen, Saad b. Muaz olmak isterdim.
Seni gören bir kul değil,
Yüreğinde coşkusuyla imanın,
Davanda ben de varım diyen,
Akabe'ye ilk gelen Ashab olmak isterdim.
Hayır... Hayır, toz değil Ey Nebi
Taif'te bir dev olmak isterdim.
Değmesin diye sana taşlar.
Dağlar devrilmeyi beklediğinde
'Affeyle ALLAH'ım' diyen duanı duymak isterdim.
Hoş görebilmeyi,Tebessümü senden öğrenmeyi,
Mescitte seni özlemeyi,
'Anam-Babam Sana Feda olsun'
Vazgeçeriz senin için her şeyden
Diyenler gibi, huzurunda öğrenci olmayı,
Dinlemeyi, eğitmeyi, öğretebilmeyi,
Öğretmeliği senden öğrenmek isterdim.
Hamd olsun, çağların ve zamanın sahibine
Yine; Uhut'ta, Hendek'te, yine Bedirlerdeyiz.
Evlerimize girdi Müşrikler;
Kara kutulardan vuruyor sinsice
Muhammed'ül-Emin diyorlardı,
Müşrikler de biliyorlardı, görmüşlerdi seni.
Gururları, şirk girdabına düşürmüştü bir kere
Tutamadılar ellerinden, ey sevgili.
Seni bilmek değil sadece, yolunda yürüyen olmak isterdim.
Güllere dokunan değil sadece, kokusuyla yanmak isterdim.
Yine aynı gurura yenik düşüyor nefisler
Güllerin dikenlerine bakıyor,
Hayatın hep dikenlerine takılıyoruz.
Putlarımız öylesine çoğaldı ki şimdi
Çağdaşlık gururuyla yaşıyoruz sanki cehalet devri.
Hırs- Öfke- Nefret ve Zulüm
Bir mirasyedi gibi tüketti insanlığı ve dünyayı.
Hep söylemlerde insan hakları, hoşgörü ve anlayış
Çözemedi çağdaşlık, hiçbir problemi sensiz.
Güldeki koku, Lütuf, Rahmet,Rahman ve Rahim ne demek
İman ne demek.
İnsanlık; Erdemi, Sevgiyi, Sevginin Kaynağını arıyor.
Fikirler arayış içinde, akıllar şaşkın.
Ey alemlere rahmet gelen sevgili,
Sana muhtaç insanlık.
Ruhlarımız seni arıyor, özlerken seni derinden.
Nefislerimiz girdaba döndü, ateşler çekiyor.
Dağlar utanıyor yaptıklarımızdan
Devriliverecek üzerlerimize.
Ya ResûlALLAH...
Taif'teki duanı bir daha, bir daha söyle
Hürmetine yağsın, hidayet nurları gönüllerimize
Öğrenecek bir gün, öğrenmeye muhtaç cihan.
Erdemine muhtaç Ey Nebî...
Biliriz ırmağa katılmadan deryaya ulaşılmaz.
Düşmeden enâniyete, 'damlayım ben de' diye,
Vadilerde kuruyan dereler gibi değil,
Sevgi ırmağına katılıp, deryaya erişmek.
Görünen her karanlığa, seninle ışık olmak isterdim.
Şimdi Akabelere hazır gençlerimiz var
Değil artık öyle. Gel Ey Nebi demek nafile
Yöneldik hakkın yoluna, yolundur hedefimiz.
Kayboluruz sensizlikte
Nazar eyle, Nur ol gönüllerimize
Bir haber gönder nesebin seyyidlerle,
Akabelerde buluşmak isteriz.
Ey Alemlere Rahmet olan Sevgili
Al yine ellerimizi ellerine,
Bedir'de eylediğin duayı, bir de bizim için söyle...
Seni model olmayı, sünnetine sarılmayı, imanı yaşamayı
ALLAH'a kul olmayı...
Ya Rab nasib eyle, secdelerde gör bizi, gençlerimizle
Ashab olamayız, zaman geri dönmez ki,
Misafiriz burada, rüyalarda görüşmek,
Asıl vatan ora, orada buluşmak
Ölüm dedikleri, dosta kavuşmak
Korkmadan severek ölebilmek derim.
Buyurmuşsun,
'Yıllar sonra beni görmediği halde
Beni çok seven gençler olacak,
Onları görmeyi ne çok isterdim.'
Keşkeşan'da bir yıldız da ben
O gençlerden biri de ben olmak isterdim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!
« Önceki ::

